Ülkeyi Sollamak
İlkbaharla yaz arası, sabah güneşin doğduğu, öğlen sonrası yağmurun yağdığı günler. Suyunu iyi alan ağaçlar kuvvetli filiz vermişler. Öğrenciler dersten kaytarmış, erkekli kızlı dondurma tadıyorlar. İki kız öğrenci dalındaki gülü koparıp kaçıyor. Çocuklar kaydırakta, salıncakta cıvıl cıvıl kuş seslerine karışıyorlar.
"Bahar gelmiş memleketimin dağlarına", biz ülke gerçeklerini okuyoruz, dinliyoruz, görüyoruz. İnsanların sabah işbaşı yaptıklarında servetlerini kaybettiklerini, kurumların iflas ettiğini öğreniyoruz.
Demokrasi dersleri alıyoruz, "böyle değil şöyle olur" diye. Lime lime olmuş fakat yapıştığı duvardan bir türlü inemeyen bir hükümet tasavvur ediyoruz.
"Demokrasilerde iktidarı yönlendiren, yanlışlıklara engel olmaya çalışan, esnafın, çiftçinin, köylünün nefes almasına umut veren bir muhalefet olmalı" diyoruz, ama bulamıyoruz. Kriz ortamlarından beslenen sendikalar, odalar ve sivil toplum örgütlerini dehşetle, ibretle ve de ilgiyle seyrediyoruz.
Ve bütün bunların üstüne, Şair - Yazar İsmet Özel "25 yıldır gerçekleri yazmadım" diyor.
Gerekçe hazır: Okuyanlar gerçekle yüzyüze gelebilecek kıvama gelmemişler.
Sadece İsmet Özel mi?
Hiç kimse, hiçbirimiz gerçekleri yazmadık, konuşmadık. İçimiz, beynimiz başka bir şey arzuladı; elimiz, dilimiz farklı yazıp söyledi.
Elimizdekini kaybetme, yanımızdakini yitirme, altımızdakini kaydırma, üstümüzdekini darıltma korku ve hesaplarıyla biz de yıllardır bunu yapmıyor muyuz?
Sonra ülke sorunları, hükümet yanlışları, bürokrat hataları benim sınırlarıma dayanmadıysa, özelime henüz girmediyse, ülke sorunlarını sadece 5 yılda bir oya havale etmekle kendimizi kuş gibi hafif hissetmiyor muyuz?
Sonra gazete köşelerinden ahkâm kesip, ekranlardan akıl vererek herkesten fedakârlık beklerken lüksümüzden bir santim geri duruyor muyuz?
Eh, öyleyse biz ne yapıyoruz, doğru mu söylüyoruz?
Sonra ‘İsrafil’in Sûr’u gibi etki yapacak çığlıklar bekliyoruz. Birilerini kahraman yapmaya can atıp kurtuluşumuzu el birliği ile "özelleştiriyoruz".
"Hakikat, insan için emeğinden başkası yoktur" düsturunu ne çabuk unutuyoruz.
Öyleyse bütün gerçekleri, ülke gerçeklerini, yani bu ülkeyi solluyoruz.
Geriye, fıskiyeden çıkan su şırıltılarına, açan bir çiçeğe, uçan bir kelebeğe, bal toplayan arıya, ılık ılık esen yele, çocukların bağırışlarına dönüyoruz.
İsmimizle çağırıldığımız anın heyecan dalgalarına, bir lokantadaki çatal kaşık sesinin sükûnetine, caddelerin kalabalık karmaşasında kaybolmanın dinginliğine, bir belediye otobüsünde dünyayı yitirmeye, bir ağaç gölgesinde serinlemeye, birilerinde kendimizden bir parça bulmaya dönüyoruz.
Ülke ve gerçekler bir gün rayına nasıl olsa oturur.
Ama o gün biz olmayız.
Öyleyse ülkeyi ve gerçekleri solluyoruz.
Devam...
2001