Hiçbir Mazeret, Başarının Yerini Tutamaz
Artık savaş başladı. Bundan sonra "Olur mu, olmaz mı, kuzey mi, güney mi?" tartışması yerine "Savaşın ne zaman biteceği ve sonuçlarının ne getireceği" tartışılacak.
Şu bir kere kesin, ABD ile Avrupa’da bazı ülkeler arasına, petrol ve nüfuz çatışması girmiş durumda. Amerika, bütün dünyaya rağmen bu savaşı başlattıysa sonuçlarına da katlanacaktır.
Ama, Irak krizi sürecinde, anlaşılan o ki, bizim amaçlarımızla Amerika’nın amaçları ters düşmüştür. Karşılıklı istekler, müzakere aşamasında bazı nedenlerden ötürü yeterince anlaşılamamış ya da iki taraf için de yutulması zor lokmalar halinde sunulmuştur.
Ancak, şu çok açık ki, elli yıllık "dostumuz" ve "stratejik ortağımız" ABD, Türk halkına ve yönetimine güven vermiyor. Pek tabii ki stratejik ortaklığın büyük tarafı olarak her şeyi kendi çıkarları doğrultusunda kurup götürmek istiyor. Elindeki tüm kozları tutup zamanı gelince "elli yıllık dostuna" tehdit unsuru olarak dayatıyor.
Bunu Kuzey Irak, PKK, Çekiç Güç meselelerinde gayet açıkça gördük.
Amerika’nın Sesi Radyosu 1991’den beri Kürtçe yayın yapıyor. 1992 Nevruz’undan itibaren PKK Amerikalılarca "ayrılıkçı hareket" olarak sınıflandırıldı. ABD, "Çekiç Güç’ün süresini uzatmazsanız boşluğu Kürtler’e silah vererek doldururuz" diyerek bizi tehdit etmişti. Ekim 1992’deki Kuzey Irak operasyonuna Amerikalılar tepki göstermiş; 14 kasım 1992’de Ankara’da "Türkiye, Suriye ve İranlı yetkililerin katılımıyla yapılan toplantı"dan haberdar edilmediği için rahatsızlığını dile getirmişti.
1993’te yayınladıkları raporda Kürtler’e ayrımcılık yapıldığı ve Kürtler’in "etnik azınlık" olduklarından bahsedilmişlerdi. Eylül 1994’te Türk yetkilileri Kürtler’e karşı mücadelede, temel insan hakları konusuna uymaları için açıkça uyarmışlardı.
Aslında bütün ülkeler birbirlerine karşı ortaklık ve dostluk sınırlarını kendi çıkarları doğrultusunda yürütüyorlar.
Buraya kadar geldikten sonra yapacak bir şey yok artık, ileriye bakmamız, olanlardan ülkemize fayda çıkarmamız gerekiyor.
"Amerika, olanlar karşısında bizi defterden silecek veya bize bir ders verecek" diye bekleyebiliriz. Savaş durumunda bunu pek yapmayabilir, ama Irak’ta rahata kavuşunca yapacağı en önemli şey, IMF ve Dünya Bankası aracılığıyla ekonomimiz üzerinde oynamaktır.
Öncelikle Türk Hükümeti’nin bunun önlemlerini alması ve ekonomimizi kendi ayakları üzerinde durur hale getirmesi kaçınılmazdır.
İkinci olarak da Irak’ta ne tür bir şekillenme olacaktır? Bu şekillenmede Türkiye’ye bir rol düşecek midir? Kuzey Irak ayrı devlet mi olacak yoksa Irak bütünlüğü içinde mi kalacaktır?
Türkiye’nin bu aşamada artık çok fazla rolü olacağını zannetmiyorum.
Bu cepheden bakınca, ilk tezkerenin geçmesi ve Amerika ile birlikte Kuzey Irak’a girmemiş olmamız ülkemiz açısından dezavantajlar getirmektedir.
Türkiye’nin askeri ve dış politikası İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana pasif ve yaklaşımsız devam ediyor. 58. ve 59. Hükümet olarak, söylemleri güzel başlattık, ama dış politikada bunun devamını getiremedik. Ankara bürokrasisine teslim olduk.
1991 Körfez krizinde kuzeyden girme şansını askerler eliyle geri teptik. Şimdi ise kendi milletvekillerimiz eliyle bu fırsatı kaçırdık.
Yüreği yufka insanlara lâf anlatmak gerçekten zor.
Sultan II. Abdülhamit, "Müslüman kanı dökülmesin" diye Selanik’ten gelen Hareket Ordusu’na karşı asker çıkarmamıştı. Ama bir İmparatorluğun çöküş sürecini başlatmıştı bu davranışı. Şimdi bizim farkımız nedir bununla?
Bizim hükümet olarak en önemli derdimiz, Türk insanının geleceğini siyasi, askeri ve ekonomik olarak garanti altına almaktır.
Ama şu an karşılaştığımız durum öyle bir durum ki, dünyanın hangi paktıyla hareket ettiğimiz bile belli değil.
Tek başımıza mıyız, tıpkı romantik savaşçı Donkişot gibi?
Savaşın ne içindeyiz ne dışında. İkinci Dünya Savaşı’nda da savaş bittikten sonra Almanya’ya harp ilân etmişiz. Şimdi de farkı yok.
Korkak, pısırık bir dış politika bizi bir yere taşıyamaz. Ortadoğu ülkelerinin dostluğu düşmanlığı zamana göre değişir. Biz ise çok ‘saf bir politika’ üretiyoruz; hayır üretmiyor, var olan politikaların üstüne yatıyor, onlara maruz kalıyoruz.
Son olarak size bir şey hatırlatmak istiyorum:
Cumhuriyet Halk Partisi 50 yıldır iktidara gelemiyor. Niye gelemiyor? Çünkü Türk halkını 1940-50 yılları arasında aç bıraktı.
Bizim insanımız şehit olan oğluna, ölen kocasına, gidip gelmeyen evlâdına bir teselli bulur; ama açlığı, aç bırakılmayı unutmaz.
Ölüm mukadderdir, onu unutur. Ama açlık asla kader değildir ve halk bunu asla unutmaz.
İlk görevimiz bu ülkeyi aç bırakmamak, ekonomik kriz ortamına sokmamaktır.
Ümit ederim öyle olur.
2003